|
20 Nisan 2005
Ne istiyoruz?
“Rıza Efendi, 2 ekmek 1 süt” pankartı ile rakip takımın çalıştırıcısını aşağılamaya çalışırken ya da eline “Efendi” romanı tutuşturduğumuz sanal kahramanımızla toplumsal tatmin ararken ne isteriz acaba? Nedir amacımız, yarattığımız yüzlerce kötü karaktere haftalarca vahşi cinayetler işletip kan döktürürken!
Ne bekleriz acaba, sözüm ona “devlet” için hukuk tanımadan kutsal bildiğimiz canlara kıyan hayal kahramanlarını yaratırken…
Peki ya şimdi, şimdi niçin şaşıyoruz bir televizyon programında eski akrabalarıyla adeta horoz dövüşüne tutturulan adamın, kabartılan öfkesine yenik düşüp gözü kara cinayetler işlemesine…
Oysa siz öğretmediniz mi "ihkak-ı hakkı", siz telkin etmediniz mi hukuka, adalete güvenilmeyeceğini; siz aşılamadınız mı bize sevgi yerine nefreti; şefkat yerine hiddeti, şiddeti, kini! Hangi yazınızda gösterdiniz bilgeliği, hangi programda öğrettiniz erdemi, hangi dizinizde gördük merhameti? Ne aldatmayan eş gösterdiniz bize, ne de ortak. Rakipse düşmandı, yok edilmeli; bükülemiyorsa bileği, önünde diz çökülmeli…
İstediğiniz kadar öldürün yarattığınız kötü karakterleri, istediğiniz kadar küçük düşürmeye çalışın, nasıl sileceksiniz haftalarca zayıf dimağlara kazıdığınız o vahşi imajları, nasıl?
Eğer sığarsa başınız, alın ellerinizin arasına ve sorun kendinize: Bugün kaç kişinin yerine koydunuz kendinizi; öfkenizi kabartan kaç kişiye tahammül edip hoşgörü gösterdiniz; kaç insandan özür dilediniz; kaçının gönlünü aldınız! Eğer, siz yapamıyorsanız bunları, sizin kahramanlarınız nasıl yapacak, nasıl sızacak bunlar yazdıklarınızın satır aralarına, nasıl bal olup damlayacak dudaklarınızdan…
Artık yetmedi mi bunca olumsuzluk; az biraz da iyilikten, erdemden, güzellikten söz etme zamanı gelmedi mi? Görmüyor musunuz, bizim gibi olmayana nasıl da acımasızca saldırıyor, ya pankartlarla ya da sopalarla linç etmeye kalkıyoruz… İşte bu yüzden, ne olur kalem sahipleri, ne olur “hayal tacirleri”, ne olur bir kez daha düşünün biz ne yapıyor, ne istiyoruz diye! Bir kez daha…
Başa Dön
**********
17 Haziran 2003
Bir lokma…
Gül yüzlü, kara gözlü, tatlı dilli, sevimli bir teyze. On çocuk annesi, beşini yitirmiş öyle ya da böyle… Kalanlardan birisi hasta, ikisi uzakta; söylemiyor diğer ikisini...
Ne haksızlıklar görmüş, ne acılar çekmiş, yıpranmış, yılmamış, belki biraz yorulmuş, ama ayakta, yaşamaya uğraşıyor…
İçkiden, içenlerden; şiddetten, karısını dövenlerden bahsediyor nefretle…
Dalmış gözleri, bir ışık arar gibi çaresiz ama umutla bakıyor uzaklara, bir bir çıkarıyor baktığı yerden: kocasını, çocuklarını, damatlarını, eski işverenlerini, hasılı herkesi. Bir oradan bir buradan dökülüyor, bazen anılar, bazen sırlar…
Kendisini odaya kilitleyip evine göndermeyen ev sahibesini taptaze bir öfkeyle hatırlıyor; lanet olsun derken sesini kısıp “Ölmedi onun annesi, intihar etti!” diyor fısıltıyla... Kızı, evli bir adamı ayartmakla; koca ise içkiyle uğraşırken; günlerce odasından çıkmayan anneyi, üşengeçliğini üzerinden güç bela atan oğlu bulmuş diyor, yanında boş ilaç kutularıyla… Şaşırmadım ama biliyordum diyor; çünkü, söylemişti bana… Hem hangi anne dayanır gözü gibi kolladığı kızını, babası yaşındaki evli bir adamın yuvasını yıkarken görmeye…
Aklına küçük oğlu geliyor, okuyacaktı ama bir gün kulakları ağrımaya başladı, doktora götürdük, ameliyat dedi! Yaptıramadık, çok geçmedi menenjit olup yitip gitti aramızdan diyor; sızıyla, can acısıyla…
Şimdi muhtaç bir ekmek parasına… Çay demleyecek tüpüm yok diyor, yemek pişirecek param... Eskisi gibi gücüm de yerinde değil, çalışamıyorum artık; ama bitmiyor ihtiyaçlar, bir gün değil beş gün değil… Hiç değilse bir lokma koysak ağzımıza diyor, bir lokma…
Saklıyor, gülümser yüzünün arkasından içine akan yaşları; bir müşteki oluyor, bir müteşekkir...
Ezile, büzüle, utana sıkıla bir miktar para uzatıyorum kendisine, seviniyor, seviniyor, dualar ediyor… İki ekmek bir tüp alır, bir lokma koyarız boğazımıza diyor; yüzünde eğreti duran bir gülümsemeyle…
Dudaklarım ezilirken dişlerimin arasında, burulurken içim, gözlerim damlıyor yüreğimdeki tutuşan kora…
Ne denir, ne yapılır, bilinmez; birbirine geçmiş duygular, ne sevinçtir bu, ne de hüzün…
Başını ağrıttım diyerek ayrılırken yanımdan, içimde kalan tortu düğümleniyor boğazıma, haykırmak geliyor içimden: Allah kahretsin!
Başa Dön |